Oynatıcıya atlaAna içeriğe atla
  • 1 gün önce
Dr. Alper Sezener, modern kurumların liyakat ve yenilik vaatlerinin ardındaki vasatlık iktidarını ve statükocu yapıları eleştirel bir dille çözümlüyor. Şirketlerin kağıt üzerinde yüksek performansı övmesine rağmen, pratikte sorgulamayan ve uyumlu profilleri ödüllendirerek gerçek yeteneği nasıl dışladığı anlatılıyor. Christopher Hayes ve Robert Sutton gibi yazarların görüşleriyle desteklenen analizde, eleştirel aklın bir tehdit olarak algılandığı ve kurumsal kültürün zamanla toksik bir ortalama seviyesine çekildiği vurgulanıyor. Yazara göre, organizasyonlardaki en büyük maliyet, parlak zihinlerin bu görünmez konfor alanları ve baskıcı yönetim anlayışları nedeniyle sessizce sistem dışına itilmesidir. Sonuç olarak bir kurumun gerçek niteliği, süslü sloganlarından ziyade, dürüst fikirlerin ne kadar özgürce ifade edilebildiğiyle ölçülmektedir.

Kategori

🗞
Haberler
Döküm
00:00Şöyle bir düşünelim, modern iş hayatının tam ortasında gerçekten tuhaf bir çelişki var.
00:05Bir tarafta bize sürekli sunulan o parlak vaatler, öbür taraftaysa eh çoğumuzun her gün yaşadığı, bildiği o bambaşka gerçek.
00:14Hadi gelin, bu çelişkinin arkasında ne var, ne dönüyor hep birlikte bakalım.
00:18Bu kelimeler size de tanıdık geliyor mu?
00:21Eminim geliyordur, her yerdeler.
00:23Sunumlarda, büyük yönetici konuşmalarında, insan kaynaklarının o parlak broşürlerinde,
00:28kurunlar kendilerini anlatırken bu güçlü, ilham verici kavramları kullanmaya gerçekten bayılıyorlar.
00:34İyi de, sloganların arkasındaki gerçek hayatta ne oluyor?
00:38Hani şöyle bir durup etrafımıza baktığımızda manzara genellikle pek de öyle olmuyor değil mi?
00:43En parlak fikirler, en çok iş üreten insanlar bir bakıyorsunuz sessizce kenara itilmiş.
00:48Ortalama olanlar ise sanki görünmez bir zırhla korunuyor.
00:52Peki ama neden? Neden işler böyle yürüyor?
00:58İşin en başından başlayalım. Yani kurumların kendilerine ve tabii ki bize anlattığı o resmi hikayeden, o ideal tablodan.
01:05Yani vaat aslında çok basit. En iyi fikirler ve en yetenekli insanlar hak ettikleri gibi zirveye yükselecekler.
01:12Kağıt üzerinde her şey mükemmel görünüyor değil mi?
01:15İşte biz buna meritokrasi diyoruz.
01:17Yani performansın ve yeteneğin her şeyin önünde olduğu, en iyilerin kazandığı adil bir oyun alanı.
01:23Peki madem ideal bu, gerçekte ne oluyor?
01:27Şimdi Christopher Hayes'in çalışmalarına bir göz atalım ve perdenin arkasına geçelim.
01:32Bakalım o ideal tablo neden çoğu zaman sadece bir hayal olarak kalıyor?
01:36İşte bütün meselenin kilitlendiği nokta tam da burası.
01:40Sistem ne iddia ederse etsin, gerçek yeteneği eleştirel düşünceyi ödüllendirmek yerine çoğu zaman kendi rahatını korumaya odaklanıyor.
01:49Düzeni bozabilecek, konfor alanını sarsabilecek ne varsa onu bir tehdit olarak görüp dışarı atıyor.
01:56Hayes buna meritokrasinin demir yasası diyor.
02:00Aslında dayandığı şey çok basit bir gerçek.
02:02Her kapalı sistemin ama her sistemin ilk içgüdüsü ne olursa olsun kendini korumaktır.
02:08Yani en iyiler kazansın diye yola çıkan bir düzen bir süre sonra kendi kazananlarını yaratıyor.
02:14Ve o kazananlar da ne yapıyor?
02:16Tabii ki kendi statülerini korumak için sistemi kilitliyor.
02:19Ve gerçek rekabeti ortadan kaldırıyorlar.
02:21Yani sonuç ne oluyor?
02:23Bakın karşılaştırmaya.
02:24Hani fırsat eşitliği vardı ya.
02:26İşte o yerini yeni bir tür aristokrasiye bırakıyor.
02:30Yeteneği ödüllendirecektik değil mi?
02:32Hayır.
02:33Artık uyum sağlayanları ödüllendiriyoruz.
02:35İnovasyon mu?
02:36Yok.
02:36Asıl mesele mevcut durumu yani statü koyu korumak haline geliyor.
02:40Ama bakın.
02:42Buradaki en kritik nokta şu.
02:43Bu durum böyle organize bir komplonun sonucu falan değil.
02:47Yani kimse bir odada toplanıp arkadaşlar bugün liyakati nasıl bitiririz diye bir toplantı yapmıyor.
02:52Hayır.
02:53Olay çok daha basit.
02:54Her gün alınan o sayısız küçük aman başımız ağrımasın diye verilen güvenli kararlar var ya.
03:00İşte onların toplamı sistemi yavaş yavaş ama emin adımlarla vasatta sürüklüyor.
03:05Peki tamam sistem böyle işliyor da bu bizim gündelik hayatımıza ofisteki o her güne nasıl yansıyor.
03:11Şimdi büyük resimden çıkıp biraz daha yakına işin mutfağına inelim ve Robert Sutton'ın çalışmalarına bakalım.
03:17Çünkü asıl mesele büyük stratejiler o afile sunumlar falan değil.
03:22Mesele insanların her gün evet her gün birbirine nasıl davrandığı.
03:27Bir şirketin gerçek ruhunu anlamak istiyorsanız duvarlardaki o parlak sözlere değil koridorlardaki fısıltılara, insanların birbirine attığı o küçük bakışlara dikkat
03:37etmelisiniz.
03:38Gerçek kültür işte o anlarda saklıdır.
03:40Ve bu sessizlik kültürü bakın nasıl adım adım inşa giriyor.
03:44Önce ortaya atılan eleştirel bir fikir alaycı bir gülümsemeyle karşılanıyor.
03:49Sonra bir çalışanın tam lafının ortasında bir şaka giriyor derken bir bakıyorsunuz birinin katkıları sistematik olarak görmezden gelinmeye başlanıyor.
03:59Ve en sonunda ne oluyor?
04:01O korku iklimi yerleşiyor ve insanlar konuşmayı bırakıyor.
04:04Çünkü konuşmanın riskli olduğuna en güvenli yolu sessiz kalmak olduğuna karar veriyorlar.
04:10İşte bu noktadan sonra açık tartışmanın yerini çok daha incelikli bir mekanizma alıyor.
04:15Etiketleme.
04:16Artık kimse size doğrudan sus demiyor.
04:18Bundan çok daha sinsi, çok daha etkili bir silah devreye giriyor.
04:23Nasıl mı?
04:23Mesela eleştirel bir fikri olan çalışan mı var?
04:26O artık yor insan.
04:28Peki ya çok soru soran?
04:29O da uyumsuz.
04:30Kusurları yanlış giden şeyleri mi gösteriyor?
04:33Tamam o da negatif.
04:34Tutkuyla, heyecanla bir şeyi mi savunuyor?
04:37Dikkat!
04:37O agresif.
04:38Tanıdık geldi mi?
04:39İşte bu yaftalarla Statiko'ya meydan okuyan en yetenekli insanlar bile performanslarıyla değil bu etiketlerle değerlendiriliyor.
04:47Ve yavaş yavaş sistemin dışına itiliyor.
04:49Ve işte size en acı ironi, kurumun en değerli insanları bir anda en yıkıcı unsurları haline geliyor.
04:56Yani düşünsenize şirketi ileriye taşıyacak, hataları görüp düzeltecek, sorgulayan, eleştiren o insanlar sistem için birer tehdit olarak algılanmaya başlanıyor.
05:06Neden? Çünkü onların varlığı o tıkır tıkır işleyen düzenin aslında o kadar da mükemmel olmadığının canlı bir kanıtı da ondan.
05:14Peki tüm bunların bir bedeli olmalı değil mi?
05:16Sistemin bu şekilde kendini korumasının, bu sessizlik kültürünün yayılmasının, gerçek maliyetin ne?
05:23Şunu en baştan netleştirelim. Bu mesele sadece psikolojik bir sorun falan değil.
05:28Hani öyle çalışan motivasyonu gibi yumuşak bir başlık hiç değil.
05:32Hayır. Bu doğrudan şirketin kasasını etkileyen, somut rakamlarla ölçülebilen ekonomik bir sorun.
05:38Ve bu maliyetler öyle bilançolarda kolay kolay görebileceğiniz türden şeyler değil. Bunlar görünmez maliyetler.
05:44Ne oluyor? En yetenekli, en üretken çalışanlarınızı bir bir kaybediyorsunuz.
05:49Geriye kalanlar mı? Onlar da işlem kopuyor, motivasyonları düşüyor, inovasyon, problem çözme gibi yetenekler azalıyor.
05:56Ve en sonunda ilerlemekten çok prosedürlere uyumanın önemli olduğu bir kültür ortaya çıkıyor.
06:02Yaratıcılık ölüyor, yerine bürokrasi geliyor.
06:04Ve işte ulaştığımız o acı ama gerçek paradoks.
06:08Şirketler bir yandan sürekli yetenek arıyoruz, en iyileri istiyoruz diyorlar.
06:13Ama diğer yandan tam da o yeteneğin hayatta kalamayacağı, nefes alamayacağı ortamları kendi elleriyle yaratıyorlar.
06:20Peki, o zaman aklımıza şu kritik soru geliyor.
06:24Bir şirketin gerçek karakterini nasıl ölçersiniz?
06:27Madem o parlak sloganlara, resmi açıklamalara güvenemiyoruz, o zaman neye bakacağız, neyi ölçeceğiz?
06:33İşte bu sorunun cevabı, belki de bütün bu analizin en önemli dersi.
06:38Bir kurumun karakteri, en parlak yıldızlarının ne kadar yükseğe çıktığıyla ölçülmez.
06:43Hayır, asıl ölçü, en dürüst sözlerin o kurum içinde ne kadar rahat söylenebildiğidir.
06:50Bir organizasyonu değerlendirirken, parlak başarılara, alınan ödüllere değil, buna bakın.
06:55Çünkü asıl hikaye, yüksek sesle söylenenlerde değil, fısıldanmak zorunda bile kalınmayan, söylenemeyen o sessizlikte gizlidir.
Yorumlar

Önerilen