00:00Acaba bugünkü sorunlarımız, dünkü sessizliğimizin bir sonucu olabilir mi?
00:05Bugün yazar Nazım Peker'in tam da bu soruyu sorduğu, oldukça sarsıcı bir metnini ve ortaya koyduğu iddiaları inceliyoruz.
00:13Şöyle bir gözümüzle canlandıralım.
00:16Bir park, bir bank ve hükümetten, ekonominin gidişatından, aldığı emekli maaşından şikayet eden o tanıdık ses.
00:23Yazar, analizine, işte bu çok bildik, hepimizin bir yerlerden aşina olduğu manzarayla başlıyor.
00:30Ama tam da biz dinleyici olarak, evet ya adam haklı diyecekken, yazar bir anda bütün beklentileri ters köşe yapıyor.
00:39Teselli etmek yerine parmağını doğrudan şikayet eden o vatandaşa doğrultuyor ve diyor ki, hayır, sorumlu sensin.
00:47Peki, gelin bu yüzleşmenin detaylarına biraz daha yakından bakalım.
00:51Yazarın metni aslında baştan sona tek bir fikir üzerine kurulu.
00:55Bugün çektiğin sıkıntıların sebebi, geçmişte yaptıkların ya da daha doğrusu yapmadıkların.
01:01Yazarın ilk hamlesi gerçekten birçok şaşırtıcı.
01:04Diyor ki, aslında sizi kimse kandırmadı.
01:07Yani hükümetin niyetini en başından beri hiç saklamadığını, ne yapacağına açık açık söylediğini iddia ediyor.
01:14Peki neydi bu açıkça söylenen niyetler?
01:16Yazar şimdi bize o dönemden hafızalara kazınan bazı vaatleri ve sloganları hatırlatıyor.
01:22İlk olarak, yönetim anlayışını temelden değiştiren o vaat, ülkeyi bir şirket gibi yöneteceğiz.
01:28Yazar diyor ki, bu söz aslında bir zihniyet değişikliğinin habercisiydi.
01:33Artık vatandaş müşteri, devlette kar etmesi gereken bir holding gibiydi.
01:38Ve bu şirket mantığı bir sonraki adımla devam ediyor.
01:42Türkiye'yi tüm dünyaya pazarlayacağız.
01:44Yani, yazarın yorumuna göre, ülke artık bir vatan değil, vitrine konmuş, alıcısını bekleyen bir mal gibi görülüyordu.
01:51Ve geldik belki de en net, en dobra ifadeye.
01:55Ne var ne yok, babalar gibi satacağız.
01:58Yazar, bu ifadenin kendisinin, o argo babalar gibi tabirinin bile,
02:03yapılacakların ne kadar pervasızca ve açıkça ilan edildiğinin bir kanıtı olduğunu savunuyor.
02:09İşte bu noktada yazar çok keskin bir karşılaştırma yapıyor.
02:13Bir yanda, kendi iddiasına göre, o dönemde atılan destek sloganları var.
02:18Diğer yandaysa, bu sloganlarla aslında nelerin alkışlandığını gösteren eylemler.
02:24Peki, bu satış vaadi, pratikte tam olarak ne anlama geliyordu?
02:29Yazar şimdi bize, deyim yerindeyse, pazara çıkarılan ulusun bir envanterini sunuyor.
02:34Adeta bir kanıt dosyası açıyor önümüze.
02:37İlk olarak tarımdan başlıyor.
02:39Bakın nasıl adım adım ilerlediğini anlatıyor.
02:42Önce şeker pancarı tarımı kısıtlanıyor.
02:44Sonra tütün ve pamuk üretimi darbe alıyor.
02:47Buğdaya, mısıra kotalar geliyor.
02:49Ve sonuç, yazarın iddiasına göre, bir zamanlar tarım ülkesi olan Türkiye,
02:54etini bile dışarıdan alır hale geliyor.
02:55Tarımın ardından sıra sanayiye geliyor.
02:59Yazarın, cumhuriyetin kazanımları dediği, yani adeta ülkenin aile yadigarı gümüşleri sayılan ne varsa,
03:06bir bir satıldığını iddia ettiği bir liste sunuyor bu kez.
03:09Şeker fabrikaları, tekel, seka, madenler, gübre fabrikaları, liste böyle uzayıp gidiyor.
03:16Bu iddiaları daha somut hale getirmek için de çok çarpıcı bir örnek veriyor.
03:20Diyor ki, bir madenden 40 ton altın çıkarılıyor ama devletin, yani bizim hepimizin kasasına giren pay sadece 1 ton, yani
03:2840'ta 1'i.
03:29İşte bu oran, yazarın argümanının tam da kalbinde yer alıyor.
03:33Ve tam bu noktada, metnin o kilit sorusunu yöneltiyor okura, yani şikayet eden vatandaşa.
03:40Peki sen, vergi rekortmanı bu fabrikaların suçu neydi diye sordun mu?
03:45İşte bu soruyla yazar, vatandaşı kendi sessizliğiyle bir kez daha yüzleştiriyor.
03:50Ama yazarın argümanı sadece ekonomiyle sınırlı değil.
03:54Ona göre, bu ekonomik kararların toplumsal maliyeti çok daha ağır oldu.
03:59Öyle bir tablo çiziyor ki, kendi iddialarına göre, liyakat artık bir anlam ifade etmiyor, onun yerini sadakat alıyor.
04:07Soru sormak, sorgulamak adeta bir suç haline geliyor.
04:11Ve en sonunda, kandırıldık gibi bahanelerle toplumdaki güven duygusu tamamen aşınıyor.
04:17Ve bunun belki de en acı sonucu, yazarın deyimiyle pırıl pırıl gençlerin umudunu yitirmesi.
04:24Düşünsenize, 2-3 dil bilen en iyi okullardan mezun olmuş gençler, hak ettikleri yere gelebilmek için bilgi ve becerilerini değil,
04:32parti kapılarında bir tanıdık, bir torpil aramak zorunda kalıyorlar.
04:36Bütün bu analizden, bu suçlamalardan sonra, yazar artık sonuca geliyor ve mihai kararını en ağır darbesini vurmak için açıklıyor.
04:46Parktaki o şikayet eden vatandaşa dönüyor ve onun sızlanmalarının artık hiçbir anlamı kalmadığını söylüyor.
04:53Hatta bunu çok sert, çok argo bir benzetmeyle yapıyor.
04:57Şikayetlerin bir davulcu yerlenmesi kadar anlamsız diyor.
05:01Yani yersiz, zamansız ve boş bir sesten ibaret.
05:04Ve işte son cümle, son hüküm geliyor.
05:08Ne çekiyorsan, layık olduğun yönetilmenin ürünüdür.
05:12Hiç kusura bakma.
05:14Yazar, böylece tüm sorumluluğu vatandaşın geçmişteki tercihlerine ve en önemlisi sessizliğine yüklüyor.
05:21Ve Metin, işte bu sarsıcı soruyla bitiyor bizi, bu soruyla baş başa bırakıyor.
05:26Bugün yaşadıklarımız, dünkü sessizliğimizin doğrudan bir ürünü mü?
05:30Bu, sanırım hepimizin üzerine uzun uzun düşünmesi gereken bir soru.
Yorumlar