Oynatıcıya atlaAna içeriğe atla
  • 21 saat önce
Bu köşe yazısı, Türkiye’nin son yirmi beş yılındaki sosyo-ekonomik gerilemeyi ve yönetimsel hataları sert bir dille eleştiren bir köşe yazısı niteliğindedir. Yazar, Avrupa ülkeleriyle yaptığı kıyaslamalar üzerinden Türk halkının alım gücündeki dramatik düşüşü ve artan hayat pahalılığını çarpıcı örneklerle gözler önüne sermektedir. Ülke kaynaklarının tükenmesi, yolsuzluk iddiaları ve çocukların güvenliği gibi ciddi toplumsal sorunlara dikkat çekilirken, siyasi söylemlerin gerçeklerden ne denli uzak olduğu vurgulanmaktadır. Ekonomik başarısızlıkların dini gerekçeler veya doğa olaylarıyla örtbas edilmeye çalışılması, yazar tarafından trajikomik bir dille hicvedilmektedir. Metin, mevcut iktidarın politikalarını sorgularken halkın geleceğe dair borç yükü ve belirsizlikle baş başa bırakıldığını savunmaktadır. Sonuç olarak kaynak, toplumun içinde bulunduğu zorlu şartları bir adalet ve liyakat arayışı içerisinde değerlendirmektedir.

Kategori

🗞
Haberler
Döküm
00:00Herkese merhaba. Bugün Türkiye'nin son 25 yılına dair oldukça sarsıcı bir iddiayı mercek altına alıyoruz.
00:06Resmi anlatı bir şahlanış hikayesi yazarken, acaba sokaktaki insanın yaşadığı gerçeklik bambaşka bir şey mi söylüyor?
00:13İşte bu analizde tam da bu ikisi arasındaki kopukluğun izini süreceğiz.
00:18Yazar söze o kadar çarpıcı bir metaforla giriyor ki, hani hep deriz ya, yarım kalple yaşanmaz diye.
00:24Yazar diyor ki, yo, bal gibi yaşanır.
00:27İşte bu cümle aslında bütün hikayenin bir özeti gibi.
00:30Belki de bu 25 yıl boyunca hepimiz bir şekilde hayatta kalmayı o yarım kalple de olsa yaşamayı öğrendik kim bilir.
00:38Evet, resmi anlatıya baktığımızda duyduğumuz şey tam olarak bu.
00:42Tam çeyrek asırdır bize durmadan bir şahlanış hikayesi anlatılıyor.
00:46Sürekli bir ilerleme var, sürekli bir yükseliş.
00:48Ama yazarın sorduğu o can alıcı soru şu, peki bizim ayaklarımız gerçekten yere basıyor mu?
00:53Yazar bu şahlanış masalına harika bir karşı metaforla yanıt veriyor.
00:58Düşünün ki çok zeki ama bir o kadar da huysuz bir atın üzerindeyiz.
01:02Soru şu, bu at dört nalla hedefe mi koşuyor yoksa her an üzerindeki bineceği yani bizi fırlatıp atmak üzere olan
01:10kontrolsüz bir güç mü?
01:11İşte yolculuğun yönü ve ne kadar sağlam olduğu tam da bu kadar belirsiz.
01:16Peki bu kopukluk nerede başlıyor?
01:19Yazarın işaret ettiği ilk ve belki de en önemli noktaya yani ekonomiye dalalım şimdi.
01:25Yazar çok somut bir yerden başlıyor, soframızdan yani gıda fiyatlarından.
01:30İddiası çok net.
01:31Diyor ki et ve balık gibi temel gıdalar bizde hemen yanı başımızdaki Yunanistan'dan ya da Avrupa'dan neredeyse iki kat daha
01:40pahalı.
01:40Peki madem fiyatlar böyle maaşlar ne durumda?
01:43İşte işin ilginç tarafı da burası.
01:45Yazar diyor ki konu maaşlara gelince tablo tam tersine dönüyor.
01:49Fiyatlar Avrupa'dan yüksek ama maaşlarımız onların yarısı hatta bazen üçte biri kadar.
01:54İşte o meşhur kopukluk tam da burada kendini gösteriyor.
01:57Ama mesele sadece cebimizdeki paranın yetmemesi mi?
02:00Hayır.
02:01Yazar konuyu çok daha derin bir yere, bir güven sorununa ve ülkenin varlıklarının nasıl yönetildiği konusuna çekiyor.
02:07Ve burada yazarın ortaya attığı iddia gerçekten çok ağır.
02:11Ülkenin fabrikalarından, limanlarına, tersanelerinden, arazilerine kadar ne varsa yani en temel varlıklarının sistematik bir şekilde satıldığını söylüyor.
02:19Hatta bunu iktidardakilerin gitmeden önce kazanın dibini sıyırması gibi oldukça sert bir benzetmeyle açıklıyor.
02:25Ve bu tür kararların tabii ki uzun vadeli sonuçları oluyor.
02:29Mesela 2045 yılına kadar uzatılan bir gaz anlaşması.
02:32Bu ne demek biliyor musunuz?
02:33Gelecek nesilleri, yani çocuklarımızı, torunlarımızı on yıllar boyunca altından kalkamayacakları bir borç yüküyle baş başa bırakmak demek.
02:41Tüm bu ekonomik tablonun tam ortasında yazar bir anda vitesi değiştirip çok daha, evet çok daha endişe verici bir konuya
02:49geçiyor.
02:50Bir muhalefet sözcüsünün sorduğu o basit ama bir o kadar da tüyler ürpertici soru, çocuklar nerede?
02:57Bu sadece bir soru değil, toplumun en savunmasızlarına dair derin bir kaygının çığlığı adeta.
03:04Yazar bu kaygıyı ilginç bir detayla birleştiriyor.
03:07Normalde görevi tamamen yurt içiyle ilgili olması gereken bir bakanın sürekli yurt dışı gezilerinde olmasını.
03:14E haliyle insan sormadan edemiyor, yurt içindeki asıl sorumluluklar ne kadar yerine getiriliyor?
03:19Peki bütün bu olan biten, bu sorunlar halka nasıl açıklanıyor dersiniz?
03:24İşte yazarın eleştiri oklarını yönelttiği bir sonraki durakta tam olarak bu, absürt mazeretler.
03:29Yazar, yakın zamanda verilen bir petrol geliri vaadini açıklamak için hepimizin bildiği o meşhur Nasreddin Hoca fıkrasına başvuruyor.
03:37Hani şu alacaklısına borcunu ödemek için aklı hayale gelmeyecek planlar yapan hocanın fıkrası.
03:43Bu vaadin de aslında çaresiz insanları biraz olsun avıtmak için ortaya atıldığını ima ediyor.
03:49Fıkranın kilit noktası neydi?
03:50Hocanın ödeme planı o kadar absürttü ki alacaklı parayı alacağına inanmak yerine kahkahalarla gülmeye başlıyordu.
03:57İşte yazar bu gabar petrolü vaadine de tam olarak bu gözle bakıyor.
04:01Peşin parayı gören alacaklının gülmesi gibi.
04:04Yazar bu durumda en çok kime üzüldüğünü söylüyor biliyor musunuz?
04:08İronik bir şekilde Merkez Bankası Başkanı'na.
04:11Çünkü ekonomiyi açıklamak için öyle açıklamalar yapmak zorunda kalıyor ki,
04:15yazar bunu en yetenekli dansözlerin bile yapamayacağı kıvraklıkta bir söz cambazlı olarak tanımlıyor.
04:22Ve tabii ki bütün bu ekonomik tablonun merkezinde bir zamanlar kameraların karşısına geçip,
04:27ben ekonomistim diyerek tüm sorumluluğu tek başına üstlenen bir figür var.
04:31Yazar bugün yaşadığımız her şeyin aslında o iddianın bir sonucu olduğunu söylüyor.
04:36Peki yüksek enflasyonun sorumlusu kim?
04:39Yazarın aktardığı bahaneler gerçekten inanılmaz.
04:42Mesela yüzyılda bir görülen bir zirai don olayı.
04:45Ya da tarihte ilk defa Ramazan ayının gelmesi.
04:48Sanki daha önce hiç olmamış gibi.
04:51İşte yazar bu tür absürt açıklamaların sorumluluktan kaçmak için uydurulduğunu düşünüyor.
04:56Peki bütün bunlar yaşanırken akıllardaki en büyük soruya gelelim.
04:59Günün sonunda geriye ne kalacak?
05:01Yazarın da sorduğu son ve belki de en kritik soru bu.
05:04Yazar metni şu can alıcı soruyla noktalıyor.
05:07Peki onlar gittikten sonra biz ne halde olacağız?
05:11Satılacak bir fabrika, bir liman kalmadığında, borçlar dağ gibi biriktiğinde bizden sonraki nesillere nasıl bir ülke bırakacağız?
05:19Ve yazar tam bu noktada son 25 yıldır hiç değişmeyen o klasik nakaratı hatırlatıyor.
05:25Hani hep duyduğumuz o söz, şu ayı da bir atlatalım bakın her şey düzelecek.
05:30Refah hep bir sonraki ayda, hep köşeyi dönünce ve analizini gerçekten çok kışkırtıcı, çok düşündürücü bir soruyla bitiriyor.
05:39Bu 25 yıldır sürekli tekrarlanan az kaldı düzelecek vaatlerine her duyduğunuzda sizin de aklınıza hiç rengarenk papağanlar geliyor mu?
05:47Yani ne söylediğini bilmeden sürekli aynı şeyleri tekrar eden.
05:51Yazar bu sorunun cevabını tamamen bize bırakıyor.
Yorumlar

Önerilen