00:00Herkese merhaba. Bugün Türkiye'nin son 25 yılına dair oldukça sarsıcı bir iddiayı mercek altına alıyoruz.
00:06Resmi anlatı bir şahlanış hikayesi yazarken, acaba sokaktaki insanın yaşadığı gerçeklik bambaşka bir şey mi söylüyor?
00:13İşte bu analizde tam da bu ikisi arasındaki kopukluğun izini süreceğiz.
00:18Yazar söze o kadar çarpıcı bir metaforla giriyor ki, hani hep deriz ya, yarım kalple yaşanmaz diye.
00:24Yazar diyor ki, yo, bal gibi yaşanır.
00:27İşte bu cümle aslında bütün hikayenin bir özeti gibi.
00:30Belki de bu 25 yıl boyunca hepimiz bir şekilde hayatta kalmayı o yarım kalple de olsa yaşamayı öğrendik kim bilir.
00:38Evet, resmi anlatıya baktığımızda duyduğumuz şey tam olarak bu.
00:42Tam çeyrek asırdır bize durmadan bir şahlanış hikayesi anlatılıyor.
00:46Sürekli bir ilerleme var, sürekli bir yükseliş.
00:48Ama yazarın sorduğu o can alıcı soru şu, peki bizim ayaklarımız gerçekten yere basıyor mu?
00:53Yazar bu şahlanış masalına harika bir karşı metaforla yanıt veriyor.
00:58Düşünün ki çok zeki ama bir o kadar da huysuz bir atın üzerindeyiz.
01:02Soru şu, bu at dört nalla hedefe mi koşuyor yoksa her an üzerindeki bineceği yani bizi fırlatıp atmak üzere olan
01:10kontrolsüz bir güç mü?
01:11İşte yolculuğun yönü ve ne kadar sağlam olduğu tam da bu kadar belirsiz.
01:16Peki bu kopukluk nerede başlıyor?
01:19Yazarın işaret ettiği ilk ve belki de en önemli noktaya yani ekonomiye dalalım şimdi.
01:25Yazar çok somut bir yerden başlıyor, soframızdan yani gıda fiyatlarından.
01:30İddiası çok net.
01:31Diyor ki et ve balık gibi temel gıdalar bizde hemen yanı başımızdaki Yunanistan'dan ya da Avrupa'dan neredeyse iki kat daha
01:40pahalı.
01:40Peki madem fiyatlar böyle maaşlar ne durumda?
01:43İşte işin ilginç tarafı da burası.
01:45Yazar diyor ki konu maaşlara gelince tablo tam tersine dönüyor.
01:49Fiyatlar Avrupa'dan yüksek ama maaşlarımız onların yarısı hatta bazen üçte biri kadar.
01:54İşte o meşhur kopukluk tam da burada kendini gösteriyor.
01:57Ama mesele sadece cebimizdeki paranın yetmemesi mi?
02:00Hayır.
02:01Yazar konuyu çok daha derin bir yere, bir güven sorununa ve ülkenin varlıklarının nasıl yönetildiği konusuna çekiyor.
02:07Ve burada yazarın ortaya attığı iddia gerçekten çok ağır.
02:11Ülkenin fabrikalarından, limanlarına, tersanelerinden, arazilerine kadar ne varsa yani en temel varlıklarının sistematik bir şekilde satıldığını söylüyor.
02:19Hatta bunu iktidardakilerin gitmeden önce kazanın dibini sıyırması gibi oldukça sert bir benzetmeyle açıklıyor.
02:25Ve bu tür kararların tabii ki uzun vadeli sonuçları oluyor.
02:29Mesela 2045 yılına kadar uzatılan bir gaz anlaşması.
02:32Bu ne demek biliyor musunuz?
02:33Gelecek nesilleri, yani çocuklarımızı, torunlarımızı on yıllar boyunca altından kalkamayacakları bir borç yüküyle baş başa bırakmak demek.
02:41Tüm bu ekonomik tablonun tam ortasında yazar bir anda vitesi değiştirip çok daha, evet çok daha endişe verici bir konuya
02:49geçiyor.
02:50Bir muhalefet sözcüsünün sorduğu o basit ama bir o kadar da tüyler ürpertici soru, çocuklar nerede?
02:57Bu sadece bir soru değil, toplumun en savunmasızlarına dair derin bir kaygının çığlığı adeta.
03:04Yazar bu kaygıyı ilginç bir detayla birleştiriyor.
03:07Normalde görevi tamamen yurt içiyle ilgili olması gereken bir bakanın sürekli yurt dışı gezilerinde olmasını.
03:14E haliyle insan sormadan edemiyor, yurt içindeki asıl sorumluluklar ne kadar yerine getiriliyor?
03:19Peki bütün bu olan biten, bu sorunlar halka nasıl açıklanıyor dersiniz?
03:24İşte yazarın eleştiri oklarını yönelttiği bir sonraki durakta tam olarak bu, absürt mazeretler.
03:29Yazar, yakın zamanda verilen bir petrol geliri vaadini açıklamak için hepimizin bildiği o meşhur Nasreddin Hoca fıkrasına başvuruyor.
03:37Hani şu alacaklısına borcunu ödemek için aklı hayale gelmeyecek planlar yapan hocanın fıkrası.
03:43Bu vaadin de aslında çaresiz insanları biraz olsun avıtmak için ortaya atıldığını ima ediyor.
03:49Fıkranın kilit noktası neydi?
03:50Hocanın ödeme planı o kadar absürttü ki alacaklı parayı alacağına inanmak yerine kahkahalarla gülmeye başlıyordu.
03:57İşte yazar bu gabar petrolü vaadine de tam olarak bu gözle bakıyor.
04:01Peşin parayı gören alacaklının gülmesi gibi.
04:04Yazar bu durumda en çok kime üzüldüğünü söylüyor biliyor musunuz?
04:08İronik bir şekilde Merkez Bankası Başkanı'na.
04:11Çünkü ekonomiyi açıklamak için öyle açıklamalar yapmak zorunda kalıyor ki,
04:15yazar bunu en yetenekli dansözlerin bile yapamayacağı kıvraklıkta bir söz cambazlı olarak tanımlıyor.
04:22Ve tabii ki bütün bu ekonomik tablonun merkezinde bir zamanlar kameraların karşısına geçip,
04:27ben ekonomistim diyerek tüm sorumluluğu tek başına üstlenen bir figür var.
04:31Yazar bugün yaşadığımız her şeyin aslında o iddianın bir sonucu olduğunu söylüyor.
04:36Peki yüksek enflasyonun sorumlusu kim?
04:39Yazarın aktardığı bahaneler gerçekten inanılmaz.
04:42Mesela yüzyılda bir görülen bir zirai don olayı.
04:45Ya da tarihte ilk defa Ramazan ayının gelmesi.
04:48Sanki daha önce hiç olmamış gibi.
04:51İşte yazar bu tür absürt açıklamaların sorumluluktan kaçmak için uydurulduğunu düşünüyor.
04:56Peki bütün bunlar yaşanırken akıllardaki en büyük soruya gelelim.
04:59Günün sonunda geriye ne kalacak?
05:01Yazarın da sorduğu son ve belki de en kritik soru bu.
05:04Yazar metni şu can alıcı soruyla noktalıyor.
05:07Peki onlar gittikten sonra biz ne halde olacağız?
05:11Satılacak bir fabrika, bir liman kalmadığında, borçlar dağ gibi biriktiğinde bizden sonraki nesillere nasıl bir ülke bırakacağız?
05:19Ve yazar tam bu noktada son 25 yıldır hiç değişmeyen o klasik nakaratı hatırlatıyor.
05:25Hani hep duyduğumuz o söz, şu ayı da bir atlatalım bakın her şey düzelecek.
05:30Refah hep bir sonraki ayda, hep köşeyi dönünce ve analizini gerçekten çok kışkırtıcı, çok düşündürücü bir soruyla bitiriyor.
05:39Bu 25 yıldır sürekli tekrarlanan az kaldı düzelecek vaatlerine her duyduğunuzda sizin de aklınıza hiç rengarenk papağanlar geliyor mu?
05:47Yani ne söylediğini bilmeden sürekli aynı şeyleri tekrar eden.
05:51Yazar bu sorunun cevabını tamamen bize bırakıyor.
Yorumlar