00:00Selamlar, bugün hani hepimizin diline takılan sık sık kullandığımız ama üzerine pek de kafa yormadığımız bir ifade var ya, onu
00:08masaya yatıralım diyorum.
00:09Her neyse, yani dışarıdan bakınca çok basit, sıradan bir kelime gibi duruyor değil mi?
00:14Ama işte gelin görün ki ardında aslında koskoca bir hikaye, hatta bir kültürün iç çekişi yatıyor.
00:21Peki bu iki kelimeyi yan yana getirdiğimizde ağzımızdan ne çıkmış oluyor aslında?
00:26Sadece bir konuyu kapatmak için kullandığımız pratik bir araç mı bu? Hani tamam ya uzatmayalım der gibi.
00:33Yoksa, yoksa içinde biriktirdiğimiz onca hayal kırıklığının, özlemin, hatta belki de sessiz bir pes edişin dışa vurumu mu?
00:41Gelin bu ifadenin katmanlarını şöyle bir aralayalım bakalım.
00:45Şimdi bakın, kağıt üzerinde her şey çok net. Açın sözlüğe bakın, ne diyor?
00:50Boş ver, önemli değil. Yani konuşmayı bitiren, kestirip atan basit bir ifade.
00:55Ama hepimiz biliyoruz ki işin aslı hiç de bu kadar basit değil.
00:59Bu kelimenin asıl gücü o sözlüklerde yazmayan anlamında saklı.
01:04Ve işte, tam da meselenin kalbine geldik.
01:07Kaynağımız bu ifadeyi tek bir kelimeyle özetliyor, diyor ki, efkarlı bir söz.
01:13Yani bu öyle basit bir geçiştirme falan değil, içinde keder taşıyan, duygu yüklü, bayağı ağır bir iç çekiş aslında.
01:21Biz de bu bölümde tam olarak bu ağırlığın peşine düşeceğiz.
01:24Peki, iyi, güzel de bu efkarın, bu kederin kaynağı ne?
01:29Nereden geliyor bu ağırlık?
01:30İşte ilk durağımız, birbirimizle konuşma becerimizi, o sohbet etme yetimizi kaybetmemiz.
01:36Hani o anlaşamadığımız, birbirimizi dinlemediğimiz, bir türlü uzlaşamadığımız anların sonunda gelen o yorgunluk hissi var ya, işte o.
01:44Kaynak metin durumu gerçekten çok sert bir şekilde ortaya koyuyor.
01:48Diyor ki, sanki artık konuşmuyoruz, kelimelerle savaşıyoruz.
01:53Düşünsenize, nezaketin, hoşgörünün olmadığı bir diyalog ortamında, bir yere var mı umudunuz tükendiğinde, geriye ne kalır ki zaten?
02:00Ve bu sorular, yani bu sorular aslında hepimizin aklında değil mi?
02:05Ne oldu bize de bu hale geldik?
02:07Bu öfke, bu kin neden bir türlü bitmiyor?
02:10İşte bu sorulara cevap bulamadığımızda, hatta belki de artık sormaya bile mecalimiz kalmadığında, dudaklarımızdan tek bir şey dökülüyor.
02:18Evet, işte o an.
02:21Kelimelerin bittiği, çabalamanın artık anlamsız geldiği ve geriye sadece o derin yorgunluk hissinin kaldığı o teslimiyet anı.
02:29Ama mesele sadece sohbetin bitmesiyle sınırlı değil tabii.
02:34Her neyse dediğimizde hissettiğimiz o kayıp hissi çok daha derinlerde.
02:38Gelin şimdi konuyu biraz daha somut bir yere çekelim.
02:41Kaybolan toplumsal güvene, o eski komşuluk ilişkilerine.
02:45Bu karşılaştırma aslında her şeyi özetliyor değil mi?
02:49Bir yanda dert ortağı, kardeşten ileri görülen komşular var.
02:53Diğer yanda ise o güzelim sıcak mahallelerin yerini alan kimsenin kimseyi tanımadığı soğuk yapılar.
02:59Yani kaybettiğimiz şey sadece binalar değil, o binaların içindeki biz ruhu.
03:05O güvenin ne kadar sıradan ve hayatın tam içinde olduğunu şu küçük anekdot o kadar güzel anlatıyor ki.
03:12Babam sonra öder diyen bir çocuğun sözüne inanmak.
03:16Düşünsenize.
03:17O kara kaplı veresiye defteri aslında bir borç listesinden çok daha fazlasıydı.
03:23Karşılıklı itimadın, sözün senet olduğu bir dönemin adeta anıtı gibiydi.
03:28Peki, şimdi bir durup düşünelim.
03:31Etrafımızda böyle bir güvene dayalı kaç ilişki kaldı?
03:35İşte bu sorunun cevabını bulamayınca da yine o tanıdık iç çekişe sığınıyoruz.
03:41Kaybettiğimiz bir diğer hazine daha var.
03:43Tıpkı o komuşuluk gibi artık pek rastlamadığımız bir bilgelik.
03:47Hani yaşını başına almış insanların tecrübelerinden süzülüp gelen o paha biçilmez rehberlik.
03:54Ağırlığınca altın.
03:55Ne kadar güzel bir değiş değil mi?
03:57O nasihatlerin değerini ne kadar net anlatıyor.
04:00Bunlar öyle internetten iki dakikada bulunan hazır cevaplar değildi.
04:04Yaşanmışlığın imbikten geçirdiği her kelimesi ölçülüp biçilmiş, düşünülmüş tavsiyelerdi.
04:10Ve o sözler öyle pat diye söylenmezdi.
04:13Bir sabırla, bir nezaketle, ağızdan adeta bal damlar gibi anlatılırdı.
04:19Belki de her şeyin bu kadar hızlandığı bu çağda sadece o bilgeliği değil, o sabrı ve dinleme inceliğini de kaybettik.
04:26Peki, tüm bu kayıplar sadece dışarıda mı yaşandı?
04:30Toplumda, mahallede mi ol bitti her şey?
04:33Şimdi rotayı biraz da içeriye yani kendimizle olan ilişkimize çevirelim.
04:37Aynalarla olan o meşhur meselemize.
04:39Aynalara bakmayı unutmak, hatta işi bir adım öteye götürüp üzerine kalın bir örtü çekmek.
04:46Bu sadece kendimize değil, kurumlarımıza, toplumumuza da bakmaktan, yani hatalarımızla yüzleşmekten nasıl çok ama çok güçlü bir ifadesi.
04:56Kaynak metnin sorduğu bu can alıcı soru aslında hepimize soruluyor.
05:00O aynanın karşısına geçip şöyle gerçekten, dürüstçe bakmaya niyeti olan verme aramızda,
05:05yoksa bu zorlu yüzleşmeden de yine o tanıdık iç çek işlemi kaçıyoruz.
05:10Ve geldik belki de tüm bu yorgun teslimiyet hissine, bu çaresizliği en iyi, en vurucu şekilde özetleyen o son metafora,
05:19helva metaforuna.
05:20Şimdi bir düşünelim beraber.
05:22Helva yapmak için ne lazımsa hepsi masanın üzerinde duruyor.
05:27Unumuz var, şekerimiz var, yağımız var, hatta kazanı ateşi koymuşuz, odunlar hazır, ateşi yakmak için kibrit bile orada.
05:35Yani potansiyel olarak her şey tamam.
05:38Eee daha ne duruyoruz o zaman?
05:39Bütün malzemeler hazır, herkes toplanmış, birinin o helvayı kavurmasını bekliyor.
05:44Eee sonra, işte o meşhur ifade, nihai pes ediş.
05:50Elinizde bir şeyi başarmak için, oldurmak için gereken her şey var ama, ama onları bir araya getirecek o son adım
05:57bir türlü atılamıyor.
05:59Belki de her neyse, sadece basit bir kelime değil de, unumuz, şekerimiz, yağımız varken o helvayı bir türlü kavuramamanın o
06:06derin acısı, o derin hayar kırıklığıdır.
06:09Ne dersiniz?
Yorumlar