Oynatıcıya atlaAna içeriğe atla
  • 7 saat önce
Mehmet Özkendirci’nin kaleme aldığı bu köşe yazısı, toplumsal ahlak ve milli kimlik üzerinden sert bir özeleştiri sunmaktadır. Yazar, Ramazan ayının ruhundan uzaklaşıldığını savunarak, ibadetlerin anlamının kavranmasından ziyade gösterişe ve şekilciliğe indirgenmesini eleştirmektedir. Dini değerlerin gündelik yaşamdaki yozlaşmasıyla birlikte, ülkenin demografik yapısına yönelik sığınmacı kaynaklı tehditlere dikkat çekilmektedir. Özellikle kontrolsüz nüfus artışı ve ithal seçmen meselesi, vatan sevgisi ve aidiyet duygusu üzerinden sorgulanmaktadır. Metin genelinde hem dini hem de siyasi otoritelerin tutumları, toplumsal dokunun bozulması ve kültürel değerlerin yitirilmesi bağlamında ele alınmaktadır. Sonuç olarak yazar, gerçek dindarlığın ve vatanperverliğin şekli ritüellerden değil, özü anlamaktan geçtiğini vurgulamaktadır.

Kategori

🗞
Haberler
Döküm
00:00Bugün sizlerle Mehmet Özkendirici'nin kaleminden çıkan, Türk toplumuna ayna tutan ve eteğde kışkırtıcı bir öz eleştiriye ele alacağız.
00:06Hem dini hem de toplumsal alışkanlıklarımızı sorgulatan bu analize gelin hep birlikte yakından bakalım.
00:12Yazar daha ilk cümleden tabiri caizse bombayı ortaya bırakıyor ve tartışmanın tonunu en başından belirliyor.
00:19Peki bu kadar iddialı bir cümlenin ardında yatan düşünce ne? Hadi konunun derinliklerine inelim.
00:25Şimdi Özkendirici'nin eleştirisinin ilk durağına bakalım, kutsal Ramazan ayının günümüzde nasıl yaşandığına dair kendi algısı ve gözlemleri.
00:35Yazara göre asıl mesele bir ritüelin ne kadar güzel yaptığımızla o ritüelin anlamını ne kadar anladığımız arasındaki delin farkta yatıyor.
00:43Yani bütün tartışma güzel okumak ile iyi anlamak arasındaki o kritik ayrımda düğümleniyor.
00:50Peki yazar bu eleştirisini neye dayandırıyor?
00:53İşte burada çok kişisel hatta oldukça çarpıcı bir anısını paylaşıyor bizimle.
00:57Bu anı anlayış eksikliği konusundaki tezini güçlendirmek için kullandığı temel bir örnek aslında.
01:02Şimdi yazarın anlattığı olaya bir bakalım.
01:05Annesinin vefatının ardından hatim okumaları için evine Kur'an kursu öğrencileri geliyor.
01:11Anlattığına göre bu gençler ortamın ciddiyetinden çok uzak bir şekilde gülüşüp şakalaşıyor.
01:16Kur'an'ı ise gazete okur gibi adeta baştan savma bir tavırla okuyorlar.
01:20Ama onu asıl sarsan şey daha sonra aynı gençleri sokakta kadınlara laf atarken gördüğünü iddia etmesi.
01:27İşte bu davranışların üstlendikleri o dini görevle nasıl taban tabana zıt olduğunu sorguluyor.
01:33İşte yazarın bütün argümanını dayandırdığı temel nokta burası.
01:37Kur'an'ın ilk emri olan oku kelimesinin sadece bir sesli tekrar olmadığını savunuyor.
01:42Yani ona göre bu emir sesli tekrar et demek değil, okuduğunu anla ve hayatına uygula diyen çok daha derin bir
01:50çağrı aslında.
01:51Peki bu eleştiri sadece Kur'an okumayla mı sınırlı?
01:54Tabii ki hayır.
01:55Yazar buradan yola çıkıp merceğini bu kez Ramazan'daki sosyal geleneklere, özellikle de o meşhur şatafatlı iftar sofralarına çeviriyor.
02:04Yazar hepimizin bildiği o temel ilkeyi hatırlatarak, kendi gözlemlediği abartılı ve israfa kaçan iftar sofralarını eleştiriyor.
02:13Ona göre bu tür ziyafetler, yoksulları ve ihtiyacı olanları görmezden gelerek bu temel prensibi nasıl da göz ardı ettiğimizi gösteriyor.
02:22Şimdi metnin ikinci ve belki de en çok tartışma yaratan kısmına geliyoruz.
02:27Yazar burada Türkiye'deki demografik ve sosyal değişimlerle ilgili kaygılarını dile getiriyor.
02:32Ve yine tıpkı ilk bölümde olduğu gibi, yazar bütün argümanını yine kişisel bir gözlemle, bir anıyla başlatıyor.
02:40Bir minibüsten inen iki aileyi izlerken gördükleri çok daha geniş bir toplumsal analizin fitilini ateşliyor.
02:47Peki yazar minibüste ne görüyor?
02:49İşte onun gözünden o anın fotoğrafı.
02:52Bir yanda iki çocuklu yerli bir Türk ailesi, diğer yanda ise altı çocuklu bir mülteci ailesi.
02:58Yazar bu durumu kendi deyimiyle mülteci ailenin savaşma-seviş parolasını benimsediği şeklinde yorumluyor.
03:05Burada altını çizmekte fayda var.
03:07Bu tablo tamamen yazarın kendi gözlemlerine ve kişisel yorumlarına dayanıyor.
03:12Yani yazar için bu minibüs sahnesi aslında buzdağının sadece görünen yüzü.
03:17Bu tek bir gözlemi alıyor ve bunu çok daha geniş bir toplumsal hatta siyasi bir eleştirinin temili haline getiriyor.
03:24Peki yazar bu gözlemlerinden ne gibi sonuçlara varıyor?
03:27Ona göre bu durum ülkenin demografik yapısına yönelik bir tehdit oluşturuyor.
03:31Hatta bazı bölgelerde yerli halkın sinmiş bir azınlık konumuna düştüğünü ve bir ithal seçmen sistemi yaratıldığını yöne sürüyor.
03:39Dahası genç göçmen erkeklerin gruplar halindeyken saldırdanlaşabildiğini ve vatanın kanla kazanıldığı bilincinden yoksun olduklarını iddia ediyor.
03:47Ve bir kez daha hatırlatalım.
03:48Bu saydıklarımızın hepsi yazarın kendi iddiaları ve kişisel yorumlarından ibale.
03:53Yazar argümanını dini bir ilkeyle de desteklemeye çalışıyor.
03:57Kendi vatanlarını savunmadığını iddia ettiği kişilerin inancını bu ilke üzerinden sorguluyor.
04:02Yani ona göre vatan sevgisiyle iman arasında doğrudan kopmaz bir bağ var.
04:07Artık yavaş yavaş sona doğru geliyoruz.
04:09Peki tüm bu eleştiriler yazarın bizi getirmek istediği son nokta ne?
04:13İşte o da bir öz eleştiri çağrısı.
04:15İşte tam da bu noktada başta birbirinden bağımsız gibi duran o iki eleştiri birleşiyor.
04:21Yani hem dini ritüeller hem de milli kimlik meseleleri yazarın gözünde tek bir ana temada kesişiyor.
04:27İnanç ve eylem arasındaki o kopmaz bağı.
04:30Ve yazar analizini bitirirken topu bize atıyor ve ortaya oldukça zor bir soru bırakıyor.
04:36Kimliği korumak ile gerçek inancı yaşamak arasındaki o ince çizgi tam olarak nereden geçiyor?
04:41İşte bu öz kendicinin öz eleştirisinin tam kalbinde yatan ve bizleri de düşünmeye iten o temel soru.
Yorumlar

Önerilen