00:00Herkese merhaba, hiç vakit kaybetmeden doğrudan bugünkü incelememize dalalım istiyorum.
00:05Bugün, yazar Erol Sunat'ın kaleme aldığı, hepimizin o çok iyi bildiği göze gelmek kavramı üzerine yazdığı o harika denemeyi
00:12adım adım inceleyeceğiz.
00:14Yani, yazarın bu geleneksel inancı, hepimizin günlük hayatta iliklerine kadar hissettiği o zorlu ekonomik gerçekleri maskelemek için nasıl zekice bir
00:23araca dönüştürdüğüne yakından bakacağız.
00:25Hazırsanız, gelin bu kültürel şifreleri hep birlikte çözelim.
00:28İlk durağımız, yazarın deyimiyle, hastane koridorunda göz yanılması.
00:34Şimdi şu sahneyi bir gözünüzde canlandırın.
00:37Hani tam filmlerde olacak türden oldukça absürt ve gülümseten bir anekdotla başlıyor yazarımız.
00:43Bir hastanenin göz kliniğinde, bekleme salonundayız, sırasını bekleyen bir adamın yanına hiç tanımadığı biri yanaşıyor ve pat diye şu soruyu
00:51soruyor.
00:52Abi sen kamyon şoförü müsün?
00:54Adam şaşkınlıkla hayır diyor ama soruyu soran kişi inatçı.
00:57Yok yok diyor, sende tam kamyon şoförü tipi var.
01:00İşte o an son derece komik bir yanlış anlaşılmaz incirinin fitili ateşlenmiş oluyor.
01:05Peki bu olay nasıl tırmanıyor derseniz.
01:08Adım adım gidelim.
01:09Önce kahramanımız bir kamyon şoförü zannediliyor.
01:13Derken içeri giren başka biri adamın memleketini duyup onu bu sefer de madenci sanıyor.
01:19Ve üçüncü adımda yazar asıl bombayı patlatıyor.
01:22Göze mi geldik?
01:23Yani adam ne bir madenci ne de şoför.
01:26Sadece göz kliniğinde muayene sırası bekleyen sıradan bir vatandaş.
01:31Erol Sunat bu komik olaydaki göz kelimesi üzerinden muazzam bir kelime oyunu yapıyor aslında.
01:37Hem duruma hem de denemesinin geri kalanına harika bir zemin hazırlıyor.
01:41Göze gelmek.
01:42Yani hani hani hep deriz ya nazar değmesi.
01:46Başkasının o kem bakışları yüzünden aniden başımıza gelen o kötü şans veya talihsizlik.
01:52Normalde biz bu deyimi böyle rastgele gelişen ufak tefek şanssızlıklar için kullanırız.
01:57Diyelim ki birisi elinizdeki bardağa uzun uzun baktı pat bardak aniden çatladı.
02:02Hah deriz kesin göze geldik.
02:04Ama inanın bana Sunat'ın burada yaptığı şey çok daha derin.
02:08O bu sıradan kültürel açıklamayı alıp çok daha ağır toplumsal bir meselenin üzerine ustalıkla oturtuyor.
02:14Gelelim ikinci bölüme.
02:17Maaşlar, kiralar ve o bitmek bilmeyen geçim derdi.
02:2223.552 lira.
02:25Yazar bu küsuratlı rakamı özellikle öne çıkarıyor çünkü bu birçok emeklinin yüzleştiği acı bir gerçekliğin ta kendisi.
02:33İnsanların o sert ekonomik mücadeleyle finansal umutsuzlukla tanıştığı sıfır noktası burası.
02:39Peki bu rakamı bu kadar sarsıcı, bu kadar ağır yapan şey ne?
02:43Aslında cevap hemen yanı başındaki o mecburi harcamalarda gizli.
02:48Gerçekten çarpıcı olan karşımızdaki bu sert uyumsuzluk.
02:52Bir tarafta az önce bahsettiğimiz 23.552 liralık bir emekli maaşı duruyor.
02:57Diğer tarafta ise 25.000 ile 28.000 lira arasında değişen kira bedelleri.
03:02Aradaki bu korkunç uçurum var ya işte emeklilerin neden acı bir tebessimle acaba göze mi geldik diye sorduklarını tam olarak
03:09bu tablo özetliyor.
03:11Yazar da göze gelen tam olarak ne sorusunu doğrudan bu matematiksel imkansızlığın tam ortasına bırakıyor.
03:16Bunun sonucunu aslında tek bir cümle özetliyor.
03:2065 yaş üstü iş arıyor.
03:22Yani o demin bahsettiğimiz dengesizlik yüzünden emeklilik artık ayaklarınızı uzatıp dinlendiğiniz bir dönem falan değil.
03:29Tam tersine mecburen ikinci bir iş arama dönemine dönüşmüş durumda.
03:34Hatta yazarın kendi ifadesiyle söyleyeyim bazıları için bu durum kelimenin tam anlamıyla göze gelmenin daniskası.
03:41Ve üçüncü bölüm, enflasyona karşı sergilenen o meşhur ironik duruşumuz.
03:47Yazar normalde hepimizi geren o enflasyon konusuna burada çok sağlam ağır bir ironi dozuyla yaklaşıyor.
03:55Bakar mısınız şu muazzam ifadeye, enflasyon düştü, her yeri yara bere, kol kırık, ayak çıkık diyorlar.
04:02Harika bir tasvir değil mi?
04:04Deneme halkın bu meseleyi nasıl tiye aldığını çok tarafsız bir şekilde aktarıyor.
04:09Enflasyon resmen sokakta dayak yemiş, her yeri yara bere içinde kalmış biri gibi çiziliyor gözümüzde.
04:15Vatandaş ise sanki asıl ezilen, asıl canı yanan kendisi değilmiş gibi bu sözde düşen enflasyonla alaycı bir dille dalga geçiyor.
04:23Bu cümle var ya, hani neredeyse bir beddua niteliğinde aslında omuzlardaki o görünmez yükün ne kadar ağır olduğunu öyle güzel
04:32anlatıyor ki.
04:32Vatandaşlar içlerinde biriken o derin öfkeyi sadece enflasyonun bir miktar düşmesini dileyerek değil, tamamen yere serilip yeryüzünden silinmesini, yani tabiri
04:44caizse dibin dibini görmesini dileyerek dışa vuruyorlar.
04:47Mizahın burada nasıl bir toplumsal kalkan olarak kullanıldığını çok net görebiliyoruz.
04:52Buradan dördüncü bölüme, o derin toplumsal yorgunluğa ve kendimizi nasıl ifade ettiğimize geçelim.
05:00Tüm bu bitmek bilmeyen ekonomik koşulların hepimizde biriktirdiği devasa kolektif bir tükenmişlik var ortada.
05:07Lütfen şu kelimelerin ritmine ve taşıdığı ağırlığa bir kulak verin.
05:11Yol yorgun, yıl yorgun, dil yorgun, dal yorgun, yaprak yorgun.
05:17O kadar şiirsel ve o kadar güçlü bir tekrar ki bu, sunat üzerimize çöken bu derin yorgunluğun sadece biz insanları
05:24değil, zamanı, doğayı, hatta ağacın dalını, yaprağını bile nasıl ele geçirdiğini kelimelerle resmediyor resmen.
05:31Peki biz bu yorgunluğu nasıl atıyoruz? Nasıl dile geliyor bu dertler?
05:36Yazar çok vurucu bir tespitte bulunuyor.
05:38Diyor ki, bu coğrafyada bizler derdimizi öyle her zaman avaz avaz bağırarak şikayet etmeyiz.
05:44Biz derdimizi yazarak anlatırız.
05:47O sessiz, vakur kabullenişimiz, o derin acılarımız, feryat figanla değil, şiirlerle, satır aralarına gizlenmiş sözlerle, kalemle, kağıtla ifade buluyor.
05:58Aslında hepimiz sadece birileri gözlerimize baksın da ne diyeceğimizi anlasın istiyoruz.
06:03Gelelim son bölüme.
06:05Bedava yaşam ve o tanıdık Orhan Veli tesellisi.
06:08Yazar, bütün bu ekonomik buhranı alıp her şeyin ateş pahası olduğu bir dünyada sıyrılabileceğimiz o acı tatlı, biraz da ironik
06:17teselliyle bir araya getiriyor.
06:19Bir tarafa günlük hayatımızın o omuz çökerten stres kaynaklarını koyalım.
06:23Kiralar, faturalar, yığılan kredi kartı borçları, iş arama derdi.
06:27Karşısına da büyük usta Orhan Veli'nin o meşhur şiirindeki bedava şeyleri koyalım.
06:32Hava bedava, yağmur bedava, çamur bedava.
06:35Düşünsenize gerçekten de geriye kalan tek ücretsiz şeyin vitrinlere bakmak olması ne kadar ironik değil mi?
06:42İşte bu son söz yazarın deyişiyle tam bir züğürt tesellisi.
06:47Neticede bedava yaşıyoruz bu dünyada.
06:49Yani işin aslı teknik olarak nefes almak, hayatta kalmak bedava.
06:54Tabii eğer elinizi cebinize atmak, bir şeyler satın almak zorunda kalmazsanız.
06:59Bu ironik aydınlanma aslında tüm bu anlattığımız hikayenin ulaştığı o trajikomik zirve noktasını harika bir şekilde temsil ediyor.
07:07Ve bugünkü incelememizi aklınızdan çıkmayacak son derece kışkırtıcı bir soruyla bitirelim.
07:13Sahi göze mi geldik yoksa gerçeğin ta kendisine mi çarpıyoruz?
07:18Erol Sunat'ın denemesinin bizi getirdiği, o dovara toslattığı nokta tam olarak burası işte.
07:23Acaba nazar, göze gelmek gibi hep sığındığımız bu kültürel efsaneler,
07:28bizi o sert ekonomik gerçekliğe çarpıp paramparça olmaktan koruyan birer kalkan, birer savunma mekanizması mı sadece?
07:36Gerçekten başkalarının kem gözlerine mi kurban gidiyoruz, yoksa hep birlikte o soğuk gerçekliğin duvarına mı tosluyoruz?
07:43Ne dersiniz?
07:43Sizi bu soruyla kendi gerçekliğinizde baş başa bırakıyorum.
07:47Bir sonraki incelememizde görüşmek üzere.
07:50Merak etmeye ve sorgulamaya hep devam edin.
07:52Hoşçakalın!
Yorumlar