Men ki heyrân zi mulakât-ı tû'em Çün heyâlî zi heyâlât-ı tû'em
Ki hayran oldum, mülâki oldum diye ben sana Çün hayallerinden bir hayâl oldum ben sana
Sana mülâki olunca, sana kavuşunca, seninle buluşunca şaşırıp kaldım ya, işte o şaşkınlık da senindir çünkü ben, senin uçsuz bucaksız hayallerinin içinde sadece bir hayal oldum gitti. Yani ben ismiyle, varlığı olan bir nesne olarak değil, yegâne varlığın fiili, işi, eylem akışı olarak var görünmedeyim...
• Be murâât konî dil~cûyî Âh ki bî-dil zi murâât-ı tûem
Hatırımı sayıyor da gönlümü alıyorsun ya sen Âh, bu hatır saymana gönül verdim gitti ben
Burada çok ince bir "gönül alma" (dil-cûyî) ve "gönülsüz kalma" (bî-dil) zıtlığı var. Sevgili, hatırını sorup gönlünü almaya çalışırken, âşık, sevgilisinin bu ilgisiyle kendinden geçmiş yani "gönlü elinden alınmış" oldu.
• Zât-ı men nakş-ı sıfât-ı hoş-ı tûst Men meger hod sıfat-ı zât-ı tû'em
Senin hoş sıfatının nakşıdır hep dediğim ben Meğer bizzat ta kendinin bir sıfatı mıyım ben?
Varlığım, senin güzel sıfatlarının anlık bir resminden ibâret yoksa ben senin zatının bir sıfatı mıyım?
• Ger kerâmât be-bahşed keremet Mû be-mû lutf u kerâmât-ı tû'em
Lûtf eder de kerametler bağışlarsa keremin Her kılım senin bir lûtfun olur, kesilir kerâmetin
Eğer senin sonsuz cömertliğin kerametler bahşedecek olursa işte o zaman baştan ayağa her zerremle, baştan ayağa o lütfun, o kerametin ta kendisi olurum o zaman ben...
Rahmet deryası taşınca, o dalgadaki derya, o dalganın cömertliğinin bir işâreti olarak var görünür ya...
• Nakş u endîşe-yi men ez dem-i tûst Gûyîy-i elfâz u ıbârât-ı tû'em
Şeklim senin soluğunla meydana gelmede, düşüncem de sen Sanki senin kelimelerin ve anlık ifaden oldum işte ben
Zihnimdeki her düşüncenin ve her tasarının kaynağı, sevgilinin nefesi oldu. Varlığım o kadar sevgiliyle dolmuştur ki, onun dudaklarından dökülen bir söz, bir cümle haline gelmişim ben
• Gâh şeh bûdem u gâhet bende İn zamân her dü neyem mât-ı tû'em
Kimi vakit şahtım, kimi de kul oldum sana Şimdi ikisi de değilim; mat* oldum sana
Gelgitli bir aşk yolunda bazen sultan oldum, bazen de sana kul köle ama şimdi ne o, ne bu; aşkının satrancında tahtımı da kaybettim, matım sana.
İkilik gösteren sıfatların hepsini bir gösterip bir yitirip sevgilinin zâtı karşısında şaşkın ve her sıfatımla yok olmuşum.
Mate, yemutu, mevt: ölmek, hayat vermek demek Eriyorum sana, ölüyorum sana...
• Dil zûcâc âmed u nûret misbâh Men-i bî-dil şode mişkât-ı tû'em
Gönül cam sırçaya döndü, ışığınsa kandilmiş Bense âşık ki kandilinin konduğu yer olmuş gitmiş
Bu beyit doğrudan Nur Ayeti'ne atıftır. Kalp bir cam fanus, sevgilinin nuru ise o fanusun içindeki ışık kaynağıdır. Âşık ise "ben gönlümü kaptırmışım" diyerek, artık o ışığı taşıyan ama kendi varlığı olmayan, sadece bir yuvaya, üç boyutlu yer tutucuya (mişkât) dönmüştür.
ALLAH, göklerin ve yerin nurudur. Onun nurunun sıfatı, sanki içinde bir misbâh, çerağ, kandil bulunan bir mişkât, hücre, ışık mahallidir.
Yorumlar